19 Kasım 2007 Pazartesi

İŞTE İNSAN

İnsan ne büyük bilinmez.
Ne kalıbı belli ne sınırı
Ölçümü en zor yaratılmış.
Değerleri belirleyen bir kantar,
Belirlediği değerlere anlam yükleyen,
Bu anlamlara göre bir senaryo yazan
Baş figüranı hep kendisi.
Merkezinde dünyasının
Egolarının bomba yüklü deposu.
Öncelikleri kendini koruyup kollaması gereken.
Dedi idi, kodu idi, ne oldu ne bittisi bitmeyen.
Kelimeler ve anlamlar evreninin kutlu hakimi.
Pimini çekmeye her an hazır, bir o kadar kırılgan ve mahcup.
Sessizliğin bombardımanında bir yalnız sakin.
İşte insan..

SONA DOĞRU

Değerli Dostlar
Asırlar boyu, hatta milyonlarca yıldır bir sona doğru gidişten bahsedilir. Neye göre ve neye nisbetle. Kimbilir kaçıncı kıyametini yaşadı ve yeniden varoldu sonsuz sınırsız evren ve insanlık. Bizlere bildirildiği kadarıyla anlayabilmekte ve idrak edebilmedeyiz yaşamı ve sonunu.

Ancak gerçek olan şu ki bir sona doğru hızlı adamlarla yaklaşıyoruz. Bu değişmeyecek bir kural.

Ve yapmamız gereken çok iş var. Öncelikle değişmek. Bulunduğumuz nokta ile yetinmeyip daha iyi bir çizgiye çekebilmek yaşamı. Ben böyle değerlendiriyorum yaşamı. Her an yeni bir şanda olmasıyla güzele doğruya saflığa ve aydınlanmaya bir yönelişe mecburuz. Başka alternatif yok. Çünkü tek mutlak gidişat bu.

Gidilecek ve geçilecek kapı bir. Verilecek hesaplar belli. Kur'an ve Peygamber Efendimiz (SAV) eşliğinde alınabilecek bir yol. Bunu idrak edip, hesabımızı şimdiden yapmamız gerekiyor. Herkesin kıyameti yaklaşıyor. Herkesin bedensel ölümü, küçük kıyameti.

Ne mutlu ki ölmeden önce ölerek kıyameti en hafifinden atlatanlara. Nefsinden geçip Allah'a teslim olabilenlere.

Ey nefsim dinle ve ders al. Yoksa çook geç olacak.

16 Kasım 2007 Cuma

ZAMAN VE BİLGİNİN HAKKINI VERMEK

Her yaradılan oluş, nesne, vak’a, hissediş, duyuş ve görüşün Hak’kını vermek, Hakkını eda edebilmek gereklidir. Bugün işe gelirken bunu düşündüm. Acaba zamanın Hakkını tam anlamıyla verebiliyor muyuz diye.

Esas olan herşeyin hakkını verebilmektir. Bu konu oldukça içerikli bir konu. İnşallah zaman içinde yeri geldikçe ele almaya çalışırız. Ancak günümüz insanının en fazla üzerinde kalan haklardan birinin ‘Zamanın Hakkını Verme’ kavramı olduğunu düşünüyorum.

En güzel eda şekli, tefekkür etmek olsa gerek. Düşünmek, değerlendirmek ve varlığın asli sebeplerine akıl yormak. Bilim bilim diyoruz, ancak bilimin, Allah’ın alim sıfatının insandaki tezahürü konusuna kafa yormuyoruz. Bilim-akıl ve imanı maalesef bütünlemede zorluk çekiyoruz. Reddedişler getiriyor bu husus da doğal olarak.

Evet, bilimin akla, dinin de kalbe hitap ettiğini söyleyenlere sözümüz: Birleyebilmektir herşeyin özünü, tasavvuf tasavvuf dediğimiz işte BİRlemektir her zıt sandığımızı. Zıtlar vardır ama zıtlık asla…

Tefekkürün, bilginin ve imanın hakkını El-an ve her ZAMAN verebilmek dileğiyle…

Sevgi ve muhabbetle.

EN DOĞRU SALİH RÜYA

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki (SAV):

‘Sizden biriniz hoşuna gidecek bir rüya görürse, bu rüya Allah’tandır. Onun için Allahu Teala’ya hamdetsin ve onu söylesin.’

‘Beni rüyada gören kimse, uyanık iken de görecektir veya görmüş gibidir. Zira şeytan benim suretime giremez.’

‘SİZDEN HANGİNİZ DOĞRU SÖZLÜ İSE ONUN RÜYASI DA EN DOĞRUDUR.’

‘Mümin bir kulun müjdesi, salih rüyalardır.’ O halde rüyalarımızın gerçekleşmesini istiyorsak, doğru sözlü olmalıyız. Günahtan, haramdan, yalan ve gıybetten ve yüce dinimizin yasakladığı şeylerden uzak durmalıyız.

Kişi salih olursa rüyası da salih olur. Kişi Rabbi kerimine kulluk eder, Rabbini severse, Rabbi de onu ilahi müjdelerle rızıklandırır inşaallah....

Sevgi ve muhabbetle..

MERHAMET

Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Merhameti olanlar... Bunlara Rahmân olan Allah merhamet eyler. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet edeler."

İnsanlar şefkat ve merhamet sıfatlarına bürünürse, yaratılana karşı şefkatli ve merhamet sahibi olursa, merhametli ve Rahman olan Allah'ın bu sıfatları da o kulda tecelli eder, dolayısıyla da Allah'ın rahmetini kazanmış olur.

Sadrettin Konevi Hz.nin dediği gibi yavaş yavaş ondan gelen rahmet esintisi önce ruhunu sarar; sonra derece derece bütün dış yapısını kaplar. Ama dış temiz olunca... Ama şer'î hükümler onda eksiksiz tatbik edilince. Aksi halde, gelmiş olsa dahi kaçar gider.

KIYAMET NE ZAMAN KOPACAK?

Kıyametin ne zaman kopacağını Allah'tan başka kimse bilemez. Cenab-ıHak, peygamberler, veliler, melekler dahil hiçbir yaratığına bildirmemiştir. Kendisine saklamıştır. Bu hususu Kur'an-ı Kerim açıklamaktadır.

"(Resulüm) Senden Kıyametin ne vakit olacağını soruyorlar. De ki:O'nun bilgisi ancak Rabbimin yanındadır. Onu, vaktinde Allah'tan başka kimse açıklamaz. Kıyamet hatırası göklere de yere de ağır basmıştır. O size ansızın gelir. Sanki sen onu bilmiş de(saklıyormuşsun) gibi sana soruyorlar. Onlara de ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (ArafSuresi 187)

KIYAMET ALAMETLERİ

İslam alimleri, "kıyamet alametlerini "küçük" ve büyük" alametler diye iki kısımda incelemişlerdir.

Küçük Alâmetler : Kıyamet gününün yaklaşmakta olduğunu haber veren belirtilerdir.

Dünyada iktisadi durgunluklar, sıkıntılar ve kıtlıklar olacaktır. Faiz yiyenler çoğalacak, helal ile haram karışacak. Fitne ve şer ehli, hak ehline galebe çalacak. Günahlar açıkça işlenmeye başlayacak, homoseksüellik salgın haline gelecek. Zenginlere sırf zenginliğinden dolayı itibar edilecek, namus ve insaf erbabı aciz kalacak, iftira artacak, şerefli insanlar hırpalanacak. Namaz büyük bir yük ve külfet sayılacak. Kadınların saltanat devri başlayacak. Emanetlere ihanet edilecek .Kur'an okuyanlar, mal, mülk ve servet toplama heveslisi olacak.

Büyük Alâmetler : Kıyametin kopacağına dair son belirtilerdir.

Duman : Kıyamet kopmadan önce bütün dünyayı saracak. " O halde,semanın apaşikar bir duman getireceği günü gözetle" (Duhan Suresi :10)
Deccal : İlah olduğunu ilan eden, kısa boylu tek gözlü bir melun. "İlâh O değil benim derse, onu derhal Cehennem ilecezalandırırız." (Enbiya suresi : 29)
Dâbbetü'l-arz : Yerden çıkacak, insanlara Allah'a inanmayın diyecek.
Güneşin batıdan doğması : Kıyametin en son ve en büyük alameti
Hz. İsa'nın İnişi : İsa A.S.'ın Deccal yanlılarını öldürmesi
Ye'cüc ve Me'cüc : Dünyayı fitne ve fesat dolduran bir millet
Doğuda bir çöküntü
Arap yarımadasında bir çöküntü
Yemende bir ateş

KADER VE B SIRRI

Devgili Dostlar,

Kaza ve kader meselesi; hakkında belki de en fazla konuşulan ve değerlendirilen bir konu. Bir bakıma bu meselenin kişilerin meşrepleri doğrultusunda algılandığını ya da algılanmak istendiğini düşünüyorum.

Tarih boyu 2 ana düşünce karşı karşıya görünüyor. Bir görüş, tüm fiilerden insanın tamamiyle ve şahsen sorumlu olduğunu anlatırken, diğer görüş ise insanların kaderleri konusunda hiç bir hakimiyeti ve etkisi olmadığını söylüyor. Bu noktada ise insanların yaptıkları fiilerden sorumlu tutulamayacağı paradoksu ile karşılaşılıyor.

Bir başka konu ise; irade meselesinde iradenin külli mi, yoksa cüz'imi olduğu.

Buraya kadar özetlemeye çalıştığım konular başta da belirttiğim gibi en çok tartışılan ve netice bekleyen konular..

Allah'ın bana vermiş olduğu anlama kapasite dahilinde kader meselesini şu şekilde algılıyorum.

Sistem tek ve inanılmaz, hayal bile edemeyeceğimiz karmaşık bir yapıya sahip. Algılamalarımızı, zihnimizde yarattığımız zaman ve mekan boyutu dahilinde oluşturduğumuz ve algıladığımız için sistemi bir bütün olarak algılamaktan aciz kalıyoruz. Çünkü zaman ve mekan insan olarak düşünce tarzımızı sınırlıyor. Diğer yandan bu sınırlamalar dahilinde Yaratıcı Allah(CC)'ı da bir şekilde kafamızda oluşturduğumuz sistem içinde bir yerlere oturtuyor ve iradenin, O'nun mu yoksa bizim elimizde mi olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Öyle ya bir zamanı ve mekanı olan Yaratıcı, kendi sınırı dışında yarattığı insanoğluna hükmedecek? Kaderini belirleyecek? Yada yaratılmış varlıklar Yaratıcının iradesini değil, kendi iradelerini ortaya koyacaklar. İşte hatanın daha bu nokta ve sorularda başladığını düşünüyorum.

Sistem tek. Bizler farklı farklı algılasak da, sınıflamalar yapsak da, kararı veren, verdiren ayrı değil! Bunu sınırlı kelimelerleanlatmanın zorluğu ortada.İşte bu noktayı çözersek, Bismillah kelimesindeki B sırrı da sanırımhepimiz için açılacak.Allah hepimizi bu sırra erenlerden eylesin.

ALLAH NE DİLERSE ONU YAPAR. (22/18)

Sevgi ve muhabbetle kalınız..

iNSANIN MİKROKOZMOSLUĞU NEREDEN GELİYOR?

Mikrokozmosta ne varsa makrokozmosta da o vardır. Geçmiş bilgeler, tasavvuf ehli bu konuyu en güzel şekilleriyle değerlendirmişler. Yunus Emre, Mevlana, Muhyiddin Arabi gibi Mübarekler olayı çok iyi kavrayıp hallerini ifade etmişlerdir ki bu bilgiler bizler için büyük avantajlar sağlıyor.

Peygamber (SAV) Efendimizin 'Zerre küllün aynasıdır' ifadesi çok ilginçtir. Yani en küçük noktada bütüne ait tüm özellikler mevcuttur.İ nsan kendi öz yapısını tanır ve bilirse kişide ‘Kendini bilen Rabbini bilir’ hükmü açığa çıkıyor.

Sen, ben, o değil, BİZ kavramı oluşuyor. Demek ki insanoğlu sonsuz evrenin her bir noktasında mekansal ve boyutsal manada varolabilecek güç ve kudrete sahip olarak var edilmiş, bu yönüyle İNSAN tüm yaratılmışların en şereflisi.

Ve insan-ı kamil noktasında en önemli zuhur yeri...

Buradan hareketle mikrokozmos anlamında insanın bütünün bilgisine nasıl erişebileceği meselesine geçilmekte. Bu noktada da kuantsal boyutta mikro, makro gibi konuların anlamını yitirmesi konusuyla karşılaşıyoruz...

Kısa bir giriş yapmak istedim. Arkadaşların bu konuda görüş, soru yada değerlendirmeleri, en önemlisi de paylaşımları olacağına inanıyorum.

Saygı ve Sevgilerimle..

DOĞA VE KEŞKE HASTALIĞI

Sevgili dostlar,


Dr. Suat Arusan Beyin Peygamber Tıbbı konusuyla ilgili sunumundan istifadelerimi sizlerle de paylaşmak istiyorum.


Evren ve biz , tüm yaratılmışlar aynı dokudan oluşmakta. Doğa ve biz. Birlikte değerlendirildiğinde aynı kumaştan dokunmuş, ancak farklı görüntüler veren unsurlar olarak görmekteyiz.


Çevremizde gözlemlediğimiz kadarıyla özellikle kronik hastalıklarda gözle görülen ciddi artışlar var. Hastalıklar ile tedavi yöntemleri ile karşılaştırıldığında hastalıkların tedavinin önünde ilerlediği de görülmekte.


Tıp çevreleri, öncelikle hastalanmamanın sağlanmasını yani koruyucu hekimliği öneriyor.


İnsan fiziksel olduğu kadar zihinsel ve ruhsal bedenlerle birlikte anlam kazanıyor. Mesela kanserin, kronik sevgisizlikten ve kırgınlıklar sonucu oluştuğu anlaşılıyor.


Yapılan araştırmalarda sigara içenlerin % 7 sinin kansere yakalandığını, kanser olanların sigara içme oranının ise % 80 olduğu belirtiliyor.


Diabet hastalıklarının ise % 99 unun hayat boyu pişmanlık duyan insanlarda görüldüğü tesbit edilmiş. Bunlara keşkeciler de deniliyor.


Peygamber Efendimizin Asla keşke demeyin şeklinde bir hadisinden bahsedilir.


Hipertansiyonun tatmin edilmemiş, hıncı alınmamış öfke nöbetlerinden ileri geldiği anlaşılıyor.

Öfkelenmeyin, öfke şeytandandır hadisi bu noktada çok önemli.

Devamında abdest alın, geçmezse boy abdesti alın hadisindeki öneri için ise zaman ötesi diyebilirim.

Burada abdestin topraklanma ve diğer etkilerinden bahsedecek değilim, ancak takdire şayan ifadeler.


Ülkede yaşanan yolsuzluk iddialarının, her türlü negatifliklerin kişiler üzerinde negatif anlamda düşünmeye yönelik etkisi açısından önemli bir tesbit. Özellikle basında yer alan menfi ve olumsuz haberlerin insan tabiatı üzerine son derece olumsuz etkileri var. Topluma şiddet, terör, gasp, hırsızlık, kazalarla ilgili haberlerin pompalanmasının insanın tüm bedenleri ile değerlendirildiğinde hangi boyut ve sonuçlara ulaşacağımızı düşünmek bile ürkütüyor.

BELA VE DENEMELERE SABRETMEK

Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:"Allah-ü Teâlâ bir kulu severse, onu çeşitli denemelere tâbi tutar."

Buradan anladığımız o ki Yüce Allah (CC) sevdiği kulunu bazı denemelere, sınavlara tabi tutuyor. Buna mukabil, kul yani bizler sabrettiğimiz ve isyan etmediğimiz taktirde üstünlük sağlıyoruz. Yani bir nevi, yaratıcı bizlere bu tür denemeleri vesile kılıyor yüceltmek için ve zatına seçiyor.

Dostlar, her an çeşitli denemelere tabi tutuluyoruz ki bunun büyük nimet olduğunu idrak edelim ve başarılı olmaya gayret edelim. Nasıl mı? Sabrederek, üstelik de çevremizdekilere sabrı tavsiye ederek.

Çevrenizdeki sorunlarla boğuşan tüm insanlara bakınız ve onlara destek olunuz. Onlara sabrı tavsiye ediniz. O zaman göreceksiniz ki kendiniz için çok önemli olan sorunların aslında evrensel boyutta bir hiç hükmünde ve o kadar basit ve anlamsız sorunlar olduğunu.

Mal ve mülk kayıpları, dedi-kodularla tüketilen yaşamlar, anlamsız sürtüşmeler ve egosal tatminler işte hepsi de anlamsız ve bir o kadar israf şu sınırlı zaman içerisinde.

Mistiklerin dediği gibi mal da yalan mülk de yalan, gel biraz da sen oyalan.

"Allah-ü Teâlâ, müminlerin mallarını ve canlarını satın aldı... Ki onlara cennet vardır." (Tevbe Suresi, Ayet-111 )

Sevgi ve muhabbetle kalınız.

ALLAH'I BİLMEK VE GÖRMEK

Allah'ı bilmek, görmek üç şekilde olur.

Birincisi herşeyi Allah'ın yaptığını, tatlı-acı her şeyin Allah'dan olduğunu bilmektir. Yani tokadı vuranla, iyilik edeni bir görmektir.

İkincisi, her şeyi Allah'ın tecellisinin (görünmesinin) mazhar yeri (ortaya çıkış mahali)olarak görmektir. Yani tüm sıfatları O'ndan bilmek ve görmektir. Örnek olarak rızkı görmek, Rezzak olan Allah'ı rezzak (rızık verici) sıfatıyla görmektir.Yani görmek derken bildiğimiz iki gözle görmek kastedilmiyor.

Üçüncüsü ise zatıdır ki bunu kısıtlı algılama araçlarımızla düşünmekve anlamak imkansızdır. Dolayısıyla sizin görünür ya da görünmez dedikleriniz hep aynı kapıya çıkar. O, hem batındır (içsel, gizli), hem zahirdir.(görünen,belli) Çünkü herşeyi kuşatan O'dur. Allah ile işaret edilenin dışında bir şey yoktur. Sadece Allah vardır.(La ilahe illallah)

ALLAH'IN RAHMETİNDEN ÜMİDİ KESMEMEK

Selam Dostlar



Araf suresinin 21. 22. ve 23.ayetlerinin tefsirindebakınız neler söyleniyor. (Elmalılı Tefsiri)'' Denilmiştir ki,



Âdem beş şey ile bahtiyar (mutlu) oldu. Emre karşı gelmeyi itiraf etmek, pişmanlık duymak, nefsini kötülemek, tevbeye teşebbüs etmek ve rahmetten ümidi kesmemek,



İblis de beş şeyle bedbaht (mutsuz) oldu. Günahını kabul etmedi, pişmanlık duymadı, kendini kınamayıp azgınlığını Allah'a bağladı ve rahmetten ümidini kesti.''



Şimdi detaylı olarak yukarıdaki açıklamaya konuyu getiren tefsiri ayrıntılarıyla okuyalım.



'21- Ve inanınız ben sizin öğütçülerinizden, iyiliğinizi isteyenlerdenim, diye yeminleşti. Yani yemin etti de



22- ikisini de aldatarak sarkıttı. Âdem ve Havva, hiçbir kimse yalan yere Allah'a yemin etmez sandılar, aldandılar. Şu halde ne zaman ki o ağacı tattılar, kendilerine kötü yerleri beliriverdi. İsyanın uğursuzluğu yüzgösterdi, kapalı ve gizli olan cinsel yerleri açılıverdi, bunun üzerine utançlarından derhal üzerlerine cennet yaprağından yamalar yamamaya başladılar. Denilmiş ki bu yaprak incir yaprağı idi. Rabb'leri yüce Allah da kendilerine şöyle seslendi: Ben sizi o ağaçtan men etmedim miydi? Ve mutlaka şeytan size açık bir düşmandır, demedim miydi? Ki birincisi yasağa karşı gelmekten dolayı, ikincisi de düşman sözüne aldanmalarından dolayı darılma ve azarlamadır.



Şeytanın düşman olduğunun hatırlatılması, bu sûrede açıkça geçmemiş ise de bu sorunun gereğine ve Tâhâ Sûresi'nde "Bu senin ve eşinin düşmanıdır."(Tâhâ, 20/117) âyetinin belirttiğine göre, demek bu hatırlatma da yapılmıştı.



23-Bu azarlamağa karşı Âdem ve Havva bakınız ne dediler: Ey Rabbiniz, biz nefsimize zulm ettik, kendimize yazık ettik. Ve eğer sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan olacağımız şüphesizdir, dediler. Derhal durumu anlayıp hatalarını itiraf ve tevbe ve istiğfara teşebbüs ederek ilâhî rahmete sığındılar ki, bu yalvarış kelimeleri BakaraSûresi'nde "Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı (tevbe etti) bunun üzerine (Allah) Onun tevbesini kabul etti." (Bakara, 2/37) âyetinde işaret olunan kelimelerdir.



İlâhî suale karşı İblis'in sözü geçen cevabıyla, Âdem ve Havva'nın bu cevaplarını mukayese etmeli (karşılaştırmalı) de bu kelimelerin derhal Âdem'in kalbine gelmesi ne büyük ilâhî bir lütuf olduğunu ve Âdem'in mizacı ile İblis'in içyüzü arasında ne büyük bir fark bulunduğunu anlamalı ki, İblis'in ateş ve çamur kıyaslamasındaki cehaletinin sırrı bu noktada açıkça görülmektedir.



Denilmiştir ki, Âdem beş şey ile bahtiyar (mutlu) oldu. Emre karşı gelmeyi itiraf etmek, pişmanlık duymak, nefsini kötülemek, tevbeye teşebbüs etmek ve rahmetten ümidi kesmemek,



İblis de beş şeyle bedbaht (mutsuz) oldu. Günahını kabul etmedi, pişmanlık duymadı, kendini kınamayıp azgınlığını Allah'a bağladı ve rahmetten ümidini kesti. Bununla beraber ilâhî emir ve yasaklara karşı gelmekle işlenen herhangi bir günah affedilmiş bile olsa, günahı işleyeni nezâhet-i mutlaka (mutlak temizlik) mertebesinden indirmeğe sebep olacak demektir.'



Demekki dostlar Adem, Allah'tan ümidi kesmemekle MUTLU oldu, İblis ise ümidi keserek BEDBAHT.



Lütfen iyi düşünelim ve davranışlarımızı bu prensibe uygun olarak yeniden düzenleyelim.



Selametle kalınız.

AKIL-İMAN DENGESİ

Merhaba dostlar,

Genellikle akli ve imani meselelerde yaradılışımıza uygun fiilleri ortaya koyarak, akıl ve iman ile ilgili meseleleri herbirimizin kendimize göre değerlendirdiğini ve bu konuyu tam olarak yerli yerine oturtamadığımızı düşünüyorum.

Burada dikkat edilmesi gerekenin, nereye kadar akıl ile, nereye kadar iman ile ulaşılabileceği, ya da hangi boyutta hangi araçla yola devam edilmesi gerektiği konusu olarak algılamaktayım. Her zaman üstüne basa basa söylemeye çalıştığım Kur'anı Kerim'in akla atıfta bulunan ayetlerle dolu olduğu ve hala akletmeyecekmisiniz diyerek misaller verildiği..

Diğer yandan pek çok konu da imani mesele olarak ele alınmış. Meleklere iman, kadere iman gibi.. Peki neden? Çünkü akıl, bir sonuca varmaya çalışırken tüm verileri, bilgileri, değişkenleri aynı anda gereği gibi değerlendiremeyebilir. Ya da gerekli tüm bağlantıları kuramayarak , herşeyi olduğunun dışında gösteren vehime teslim olabilmektedir.

Vehim demek; varsaymaktır, yani olan bir şeyi yoksaymak, yok olan birşeyi ise var saymak olarak ifade edilebilir. Vehimi yenebilen tek unsur İMAN olarak ortaya çıkar. İşte burada mistiklerin söylediği gibi akıl durur, fikir söner, onların tabiriyle aklı boşadıktan sonra aşk ile muhabbet başlar. Bu noktada teslimiyet dediğimiz konu önem ve anlam kazanır.

Olayın bir başka boyutu da imani noktada zaman içinde yaşanan zaafların da AKIL sayesinde bertaraf edilerek, imanı güçlendirecek bir etki olarak kullanabilme gerekliliğidir. Önemli olan nerede aklımızı ön plana geçirmemiz gerektiğini, nerede de imanımızı aklın ötesinde ortaya koyabilmemiz gerektiğini farkedebilmektir.

İmanın nuru, aklın gölgesi
Vehim olmalı imanın kölesi
İşte O'dur elleri öpülesi..

Bu ölçüyü koyabilenlere ne mutlu...
Allah (CC) farkındalığımızı artırsın.